24 Ocak reorganizasyonu, devletin ne tipini (burjuva/kapitalist) ne sistemin eksenini (NATO) değiştirmeyi içermez. Türk sermayesi ve devletinin tıkanmış olan “ithal ikameci” birikim rejimini değiştirmek için” mıntıka temizliği” yapma arzusu bileşkeyi belirleyen, ana vektördür. Kaldı ki, o da devlet katında homojen bir görüş birliğini temsil etmez.

______________________________________________________________

12 Eylül 1980 darbesi Türkiye tarihinin çok önemli sekanslarından biri. 

Toplumsal bir kıyamet demek bile mümkün. 

Bu yıl darbe, 40 yıldönümü olduğu için, sol ve muhalif basında önceki yıllara göre çok daha geniş bir biçimde ele alındı.

Darbenin mağdurları, insanlığın ortak hafızası haline gelmiş olan internete bir kayıt daha düşmeye çalıştılar. Günümüzün internet ortamında paylaşılan değerlendirmelerin, eski yılların paylaşım biçimlerine göre çok daha kalıcı ve yaygın olacağı açık.

Bu yazının sebebi ise, tartışmacıların kahir ekseriyetinden farklı bir değerlendirmeye sahip olmam. 

12 Eylül darbesinin içinden örgütlü biçimde geçmiş bir solcu olarak (74-90) , dönemin militanları tarafından yapılan değerlendirmelerin otuz, kırk yıldır büyük değişikliklere uğramadan tekrarlandığını görmek, benim için umut kırıcı.

Sosyal medya izlenimim, geçmiş dönemde belirli bir sol parti, örgüt veya çevrede yer almış, darbe sonrasında bir çok nedenden bu örgütlerle bağlarını kesmiş, ama ruhlarını sisteme satmamış, oldukça kalabalık bağımsız bir solcu topluluğu da belirli klişelerin bunca yıl tekrarlanıp durmasından rahatsız.

Çünkü 1990’larda küreselleşmeye parelel, öyle bir yayıncılık patlaması, bir tür aydınlanma yaşandı ki, “köşe”lerine çekilmiş binlerce insan, varlıklarını örgütlü yapılarda sürdürenlerden çok daha zengin bir bilgi birikimi edinmeye zaman ayırdı. 

Yaşadığımız felaket ve ağır yenilgi sonrasında, bir çok örgüt/çevre bu süreçleri, kendi resmi tarihini doğrulama refleksiyle anlatmaya çalıştı, çalışıyor. 

Oysa biz “bağımsızlar” uzun zamandır, başımıza gelenlerin kullanılan yüzeysel klişelere sığmayacak kadar boyutlu olduğunu düşünüyoruz.

40. yılda büyük çoğunlukla yinelenen tespitlere bakarsak; solun kahir ekseriyeti hala oniki eylül darbesini, “devletin, devrimci harekete karşı yaptığı bir karşı devrim” olarak tanımlıyor.

Sola ve topluma karşı kullanılan şiddet, darbe analizinin bir başka temel kriteri olarak ele alınıyor ve buradan hareketle devlet biçimi yine büyük çoğunlukla “faşizm” olarak tanımlanıyor. 

Bu yıl değerlendirmelere yeni ve önemli bir tespit daha eklenmiş görünüyor; “şu an iktidardaki türk/islamcı diktatörlüğün temellerinin 12 Eylül’de atıldığı; ve ikisi arasında bir doğrusal devamlılık ilişkisi olduğu ileri sürülüyor.

Bu tarih okuması ve analiz yöntemiyle “tartışmak” -bir yazının cürmü ne ise- bu tartışmanın içine bir şerh düşmek bence gerekli.

Bu yazıda devletin biçiminden çok, egemen sınıfın iç çatışmalarına bakmayı deneyeceğim.

Tartıştığımız konu aslında, Türkiye’nin sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi özelliklerini ayrıntılı yansıtan, sürece sınıf mücadelesi tarihi olarak bakan topografik haritalar üzerinde hakkıyla yapılabilir. Oysa bildiğim kadarıyla, elimizde maalesef, bu tür bir metodolojiyle yapılmış, kapsamlı bir “cumhuriyet tarihi” çalışması bile yok.

Okuyacağınız denemede ben de -bir makalenin sınırları içinde- konuyu topografik ayrıntılarıyla ele almanın imkan dahilinde olmadığını, tipografik tasvirlerle sınırlı kalmak zorunda olduğumu düşünüyorum. 

Genç kuşaklar da zaten tek bir doğrunun olmadığını, “nesnel bir tarih yazımı” düşüncesinin çoktan eskidiğini, “nesnel bilginin” sayısız öznel prizmadan yansıyan gerçekliğin karşılaştırmalı okumasından elde edilebileceğini anlamaya başladılar.

Devrim – karşı devrim

12 Eylül darbesi o gün itibariyle tartışmasız, Cumhuriyet tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri; tıpkı bu gün içinden geçtiğimiz dönemeç gibi…

Bir ülkede ekonomik ve siyasi formatın topyekun değişmesi, bir kapitalist birikim rejiminden diğerine geçilmesi, her zaman tarihsel bir dönemeç oluşturur.

Sosyal mücadeleler tarihi bu tür dönemeçlerin, toplumların hem aynası hem en çalkantılı dönemleri olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde kaydetmiştir. 

Yalnızca egemen/ezilen sınıflar arasındaki çatışma şiddetlenmez; aynı zamanda hem ezen hem ezilen sınıfların içindeki katmanlar arasındaki çelişkiler de büyür, derinleşir, yer yer uzlaşmazlık kazanabilir.

Meraklısı için not düşeyim, örneğin, Marks, Lissengeray, Bookchin gibi sosyal bilimci ve tarihçilerden 1789-1871 Fransasını karşılaştırmalı okursanız, tarih anlatısının, sınıf mücadeleleri, devrim ve karşı devrimler perspektifiyle, siyasi ve sosyal analizin ne anlama geldiği konusunda çok tatmin edici kriterler edinebilirsiniz.

Devam edeyim.

1980 sonbahar öncesi ve sonrasında yaşananlar da ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmelerin, sınıf çatışmalarının bir bileşkesi olarak vücut buldu. 

50-80 arası dönem, iki büyük paylaşım savaşı, iki büyük kıyametle nisbi ferahlamalar dışında, krizlerini atlatamamış kapitalizmin, yeni bir krize girdiği, krizin bütün küresel kapitalist şebekeye derinlemesine yansıdığı bir süreç.

Söz konusu otuz yılda bütün çevre ülkeler gibi Türkiye’de de kapitalizm büyük bir süratle gelişti, yaygınlaştı. 

Sermayenin kentten kırlara, batıdan Kürdistan’a doğru sürekli ve hızla büyümesi; kırların çözülüp, kentlere doğru kitlesel (plebyen) bir göç dalgasının yaşanması da bu sürecin önemli parametrelerinden. 

Döneme egemen sınıflar ve kapitalizm açısından devletçi, ithal ikameci birikim rejiminin krizi damgasını vururken; dünyanın mülksüzleri ve ezilenlerini 68 isyanlarının kaynağı olan fikirler kuşattı ve her ülkede kapitalistleri krizle isyan arasına sıkıştırdı. 

Elbette her zaman, kapitalizmin doğası gereği, küresel krizlerle isyanlar birleşik, birbirinden beslenen ve birbirlerini besleyen, çatışmalı dinamiklere sahip.

68 isyanlarını üç farklı eksende okuyabileceğimizi düşünüyorum. 

Prag Baharı sosyalist olduğunu iddia eden rejimleri demokratik bir yoldan reforme etmeye çalışırken; Avrupa ve Amerikan 68’i de toplumu anti-otoriter, anti patriyarkal, özgürlükçü radikal bir eleştiriyle yüzleştiriyordu. 

Türkiye’de gelişen ve büyüyen sosyal mücadele ise, henüz SSCB, Çin, Küba vb. otoriter, tekçi ve eril “sosyalizmlerin” bir taklidi olma çabasının ötesine geçememişti. 

“Türk” solu, çok büyük çoğunlukla, henüz Cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizmle bile yüzleşememiş; Türk devletinin ırkçı, sömürgeci, devletçi, eril, kapitalist bir diktatörlük olarak kurulduğunu anlamamış; “ne mutlu türküm sermayesi”nin Anadolu’nun kadim halklarının soykırımlarla gaspedilen zenginlikleriyle palazlandığını görmek istememiş; onu bir müttefik olarak kabul etmekle de bütün devlet suçlarının dolaylı ya da doğrudan ortağı haline gelmişti.

Elbette Türkiye’de “solun” tarihinde en büyük kitleselliğe ulaştığı ilk dönem olma özelliğini taşısa da, yüz parçaya bölünmüş, aramızda şiddeti dışlamayan sert bir rekabetin yaşandığı koşullarda, bütün içtenliğimiz, adanmışlığımız, cesaretimiz ve iyi niyetimize rağmen, genç, tecrübesiz ve yarı-münevverdik. 

İnsanın kendisine değer vermesi, hayatını savunması ile hatalarını savunması kesinlikle birbirine karıştırılmaması gereken düzlemler.

1980 öncesi “gerçek hareketin” niteliği ne siyasal ne toplumsal bir devrim vaadetmediği gibi, küresel kapitalizmin en gelişkin iç savaş tecrübesine sahip NATO aklının da bir devrim tehdidi gördüğünü sanmak naiflik olacaktır.

Onların baktığı yerden kontrol altına alınmadığı koşulda “SSCB ve demir perde bloğuna” yarayacak, baş ağrıtacak “işbirlikçi dinamikler” ve kapitalizmin krizine üretecekleri çözümleri çok zorlaştıracak, çalışan sınıfları başarıyla kucaklayan sol sendikalist bir mücadele dalgası söz konusudur. 

Demokrat bile diyebilmemiz için öznelerin Türk devletinin sömürgeci niteliğini geçtim, Kürtlerin kaderlerini tayin hakkına sahip bir halk olarak görülmeleri, anti-faşist, anti emperyalist ilkelerin yanına anti şovenist ilkenin eklenmesi gerekmez miydi?

Bu nedenle 12 Eylül darbe sürecinin bir sınıf çatışmaları manzumesi olsa da, bir devrim/karşı devrim diyalektiği merkezinde anlaşılamayacağını düşünüyorum.

24 Ocak kararlarını bir “karşı-devrim” olarak okuyan bir diğer bakış da, Kemalizmi devrimci, 2002 AKP – Atlantik paktı programını karşı-devrimci gören “ulu solculara” aittir.

1923’ü bir formasyondan diğer formasyona, bir birikim rejiminden diğerine geçiş, belirli bir nitelikten diğer niteliğe dönüşüm anlamıyla devrim olarak kabul etmeye itirazım olmaz.

Ancak Atlantik/AKP programını, 1923 yapılanmasına karşı-devrim olarak tanımlamak, ne iktisaden ne de siyaseten kabul edilebilir bir tez değildir. 

24 Ocak reorganizasyonu, devletin ne tipini (burjuva/kapitalist) ne sistemin eksenini (NATO) değiştirmeyi içermez.

Türk sermayesi ve devletinin tıkanmış olan “ithal ikameci” birikim rejimini değiştirmek için” mıntıka temizliği” yapma arzusu bileşkeyi belirleyen, ana vektördür. 

Kaldı ki, o da devlet katında homojen bir görüş birliğini temsil etmez. 

Yazının kapsamı dışında kalsa da buraya bir not daha düşerek devam edeyim.

Darbecilerin “çocukluk hastalıklarıyla” malül solu ve sol sendikalist emekçi hareketini tasfiye edip, kapitalist dönüşümün yol temizliğini yaparken başarısız olduğu tek görev, tasfiye edemediği tek güç, Kürt devrimci hareketi olmuştur.

Sonraki 40 yıl KDH, egemen sınıfın yönetim krizlerinde belirleyici vektörlerden biri olacaktır.

Ancak 24 Ocak kararlarının egemen sınıflar arasında ve toplumda nasıl bir karşılık bulduğu, sınıf çatışmalarını ve ittifaklarını nasıl biçimlendirdiği, “40. yıl değerlendirmelerine” bakarsak, hala berraklığa ihtiyaç duyulan, temel bir tartışma konusu olarak duruyor.

24 Ocak programı

24 Ocak dönüşümünü, 1970 ler küresel kapitalizminin buhranına bulunan çarenin Türkiye’ye de uygulanması, olarak özetlemeliyiz.

Batı’da Teatcherizm, Türkiye’de Özalizm olarak adlandırılan ve herkesce artık adı doğru konulan “neo liberal birikim rejimi” 24 Ocak kararlarında sembolize olmuştur. 

“Ülkeyi küresel kapitalizme eklemleyip, ekonomiyi, piyasayı ve devleti neo liberal bir birikim rejimine göre yeniden inşa etmek”

Yine basitleştirerek yazarsak, “çözüm”, üç büyük sütun (bunlara buluş da diyebiliriz) üzerinde yükselir; O güne kadar hemen bütün ülkelerde özel sektörün gücünün yetmeyeceği büyük yatırımlar, bizlerin vergileri ve tasarruflarıyla devletçe yapılmış, adına kamu dense de sivil asker bürokrasinin yönettiği, kamunun, yani halkın hiç bir denetiminin olmadığı bir birikim rejimi egemen olmuştur.

Neo liberal akıl ilk iş olarak, küresel çapta bu devasa toplumsal birikimleri özel sektöre kaynak olarak aktarmaya (gasp etmeye) karar vermiştir. 

“Özelleştirme” bu gaspın cilalı adıdır. 

Kapitalist modelde ne sanıldığı, ne de iddia edildiği gibi devletle, piyasa arasında doğal bir çatışma söz konusu değildir. Tersine kapitalizmde, devlet ve piyasa diyalektiği, tam da bu karşılıklı işbirliğini gerektirir.

Çatışma; kamusal tekelleri arpalığa çeviren sivil asker bürokrasiyle, bu kaynağa acil ihtiyaç duyan büyük sermaye arasındadır. 

Yeni rejimin ikinci ana sütunu, sermaye borsalarının kurulması, küresel borsa ağına entegre olması ve paradan para kazanmanın, iktisadi bir değişmez haline getirilmesidir. 

Üçüncü sütun ise, mümkün olan her türlü sosyal hakkın, ücretlerin budanması, sendikal mücadelenin sıfırlanmasıdır. 

24 Ocağın içeriği bunlarla sınırlı kalmaz, Türkiye için taşıdığı çok önemli bir anlam daha vardır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin sahibi ve emanetcisi olarak tanımlanmış, özerk bir kasta dönüşmüş, siyasetin dümeninde oturan TSK ve onun siyasi uzantısı CHP/ Kemalizm;

analizin daha anlaşılır olması bakımından “birinci cumhuriyet iktidar bloku” olarak da anabiliriz; iktidarı kendi palazlandırdığı ve ülkeyi yönetebilecek kıvama gelmiş olan büyük sermayeye devretmelidir.

Özalistlerin çok sevdiği deyimle “sivil asker dengesinin yeniden kurulması” hedefi iplerin kopma noktasını oluşturur.

Artık “eski rejim” ile yeni rejim güçleri arasında çatışma şiddetlenecek, “eski rejim” güçleri içinde bölünmeler, çözülmeler görünürlük kazanacaktır.

Bunun ilk belirtisini de darbe konseyinin topluma teklif ettiği parti (Turgut Sunalp’in MDP’si) ile Özal’ın partisi (ANAP) arasındaki rekabette görebiliriz. 

Kısaca hatırlayalım; 20 Eylül’de Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Bülent Ulusu başkanlığında darbe hükümeti kuruldu. Bu hükümetin ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal oldu. Özal, bu görevinden 1982’de istifa etti ve 1983 ‘te Anavatan Partisi’ni kurdu. Evren, ekonomiyi teslim ettiği Özal’ın partisine karşı emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ın başında olduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni destekledi.

“NATO’nun çocukları” darbeyi yapmıştı ama, önemli bir kesimi dönüşüm konusunda Özal’ın temsil ettiği reformlarla barışamamışlardı.

(devam edecek)