Göstermeye çalıştığım, 1980-2016 sürecinin “birinci cumhuriyet iktidarı” içinde iki farklı kapitalist stratejinin (devletçi, piyasacı) kanatlarının çatışması belirleyicidir. 

__________________________________________________________________

A. Haluk Ünal

1960 darbesiyle TSK, Türk devletini, KİT leri görünmez eliyle bizzat yönetmekle kalmamış, kendi holdingini (OYAK-RENO) kurmuş; bütün subaylarını üst orta sınıf, paşalarını da zengin burjuva sınıf katına yükseltmiş, Amerikancı kanadın temsilcisi üç önemli siyasetçiyi (Menderes, Polatkan, Zorlu) asmıştı.  

Yıllarca bizzat kendisinin palazlandırdığı özel sermayeyi (TÜSİAD) ise her holdingin yönetim kuruluna birer ikişer emekli paşa yerleştirerek denetliyordu.

Özalizm ise, halka “Avrupa modelinde bir refah düzeni ve bolluk” vaadediyordu. 

Bu düzende TSK, ülkenin direksiyonunu küresel sermayenin sivil ortaklarına teslim edecek; AB modeline uygun olarak savunma bakanlığına bağlanarak asli görevine dönecek; KİT imparatorluğu OYAK/Renault dahil özel sektöre devredilecek; Kemalist laikliğin yerini, AB tarzı bir sekülerizm alacak; Kemalizmle hem dindarlar, hem Kürtler “uzlaştırılacaktı.”

Ancak, TSK’nın önemli bir kesimi Özalizme direndi, iktidarını teslim etmedi, 24 Ocak programının mantıksal sonuçlarına ulaşmasına engel olmaya etkin biçimde çalıştı. 

Bu direnişin şiddetini hatırlamak için örnek üç olayı anmakla yetineyim.

Birincisi Özal’a sıkılan kurşun; ikincisi ise Sabancı’ya yapılan suikasttir. 

Üçüncüsü ise; Esat Oktay’ın başına getirildiği Diyarbakır İşkence Labratuarı (ceza evi) ile başlayan Kürt halkına karşı pogromlar, yaygın cinsel şiddet, dört bin köyün yakılışı ve sürgün, binlerce faili meçhul cinayetle pik yapan süreçtir.

Böylece AB’nin “toplumsal uzlaşma” vaadi ve bunun sağladığı toplumsal rıza boşa çıkarılmış, üniformalıların gücü tüm halka kanıtlanmıştır.

Müesses nizamın bu “direnişi” kitlesel bazda özelleştirme karşıtı ulusal kampanyalarla birleşerek ANAP’ı bitirmiş, iktisaden 2001 krizine sürüklenmemizi sağlamıştır. 

Yazının başındaki uyarıyı yeniden yapmakta fayda var; bu sürecin topografyası çok daha karmaşık, katmanlı, çok boyutludur. Bu yazıya sığmayacak bir tarih anlatısı gerektirir.

2002 AKP ile at değişiyor.

Göstermeye çalıştığım, 1980-2016 sürecinin “birinci cumhuriyet iktidarı” içinde iki farklı kapitalist stratejinin (devletçi, piyasacı) kanatlarının çatışması belirleyicidir. 

24 Ocak projesinin Özalizmle başlayan, Kemal Derviş ve AKP ile sürdürülmeye çalışılan AB entegrasyonunun ciddi bir ivme kazandığı dönem 2002-2010 sürecidir. 

Kemalistler bu süreçte tarihsel bir bölünme yaşamış, liberal ve ulusalcı Kemalistlerin bölünmesi Türk devletinin gelecek tasarımlarında önemli bir krizin kaynağına dönüşmüştür. 

Ancak bu sekansın en ayırd edici noktası restorasyonun bu kez güçlü bir kitle desteğini de arkasına almasıdır. 

Bu sekansta 12 Eylül rejimine biçilen “İslamcıların önünün açılması” tespitine bakmadan geçemeyiz. 

24 Ocak projesi, NATO’nun “yeşil kuşak”  stratejisinden ayrı düşünülemez elbette. Ama doğrudan kendisi de değildir.

Farkı şuradan anlayabiliriz. “Yeşil kuşak” Ortadoğu ve Asya’da bizzat cihadist, şeriatçı, antikomünist güçlerin, “komünist bloka” karşı eğitilip donatılması anlamına gelirken; Türkiye’de Fetullah Gülen cemaati projesi üzerinden modernist İslamla (Atlantikçi), liberal Kemalizmin (TSK’nın Avrupacı kanadının) tarihsel olarak uzlaştırılma çabasıdır. 

Çünkü Anadolu İslamı içinde tek modernist, batıcı damar Nur cemaati ve onun türevleridir.

Kemalist milliyetçiliğin başaramadığı ve belki de hiç bir zaman başaramayacağı küresel bir Türk/İslamcı probaganda şebekesi, Cemaat okulları adı altında, Kemalistlere bir katkı, bir ödül olarak altın tepside sunulmuştur.

İlhamını, Robert Kolej, Galatasaray Lisesi, Amerikan Kız lisesi gibi, emperyal ülkelerin üçüncü dünya elitleri ve orta sınıfların çocuklarını devşirmek amacıyla, başarıyla uyguladıkları kültürel hegemonya modelinden alan Gülen Okulları’nın, yüzonbeş ülkede, elitlerin çocuklarını modernizm, islam ve Türkçe ile tanıştıran, barıştıran bir eğitim şebekesine dönüştüğünü ve son derece “amacına uygun” sonuçlar ürettiğini iyi biliyoruz.

Devlet içi sınıfların kapitalist akıl açısından öngörüsüzlükleri, dar görüşlülüğü, kendi çıkarlarıyla kollektif faydaları arasında kurdukları ters orantı gibi bizi, bu yazı bağlamında ilgilendirmeyen konuları geçmek zorundayım. 

Sonuçta Altantik paktı aklının Türk sermayesine sunduğu işe vuruk bir vizyon bizzat bu sınıflarca başarılamamış; “sivil asker dengesi” hedeflendiği biçimde reorganize edilememiştir.

Bu nedenle 12 Eylül ile 20 Temmuz darbesi arasında bir süreklilik aramak yanlıştır ve bulmak için bilimi ve mantığı çok zorlamak gerekir.

20 Temmuz 2016 darbe matruşkası

24 Ocak dönüşümüyle açılan parantez 20 Temmuz darbesiyle kapanmış; 24 Ocak dönüşümünün “mantıksal” bütün sonuçlarına ulaşması, devletin ırkçı Kemalist kanadınca önemli ölçüde engellenmiştir, demiştim. 

12 Eylülcülerle 20 Temmuzcuların arasında, kapitalist bir yolda yürüyor ve ırkçı sömürgeci bir açık diktatörlüğü yönetiyor olmaları dışında benzerlikler azdır. 

Örneğin, 12 Eylül cuntası bütün toplumsal kesimlere eşit uzaklıkta durduğu izlenimi için özel bir çaba sarfetmiş; özel bir kitlesel desteğe sahip olmamış; kendi kurtarıcı kimliğini bir çimentoya dönüştürmüş; hem faşistleri hem devrimcileri asmış; kendi aklınca bölünmeye karşı “karıştırıp, barıştırdığı” algısı yaratmaya çabalamış; hızla “mıntıka temizliği” rolünü tamamlayıp, parlementer rejim çerçevesinde kendi siyasal tercihi olan partiyi -pasif bir tututumla- desteklemekle yetinmiştir. 

Faşist diktatörlük demeyenler de, haliyle, bu ve benzeri nedenlerle Bonapartizm veya Askeri Diktatörlük kavramlarını tercih etmiştir.

Eşeğin aklına düşen karpuz kabuğu

Devlet katındaki çok katmanlı, çok yönlü çatışmalar süreci, 2013-15 arasında Erdoğan İhvancılığı ile Irkçı Kemalist Ergenekonun sürpriz ittifakıyla yeni bir evreye geçti ve zehirli meyvesini 20 Temmuz darbesi olarak verdi. 

Gerek devlet katında yaşanan sürpriz çatışmalar; gerek 2011’de  “ufukta beliren Ortadoğu İhvan devrimi” Erdoğan’ın Cemaat dahil NATO’cularla çatışmasına, Cemaatçilerin boşalttığı alanları yeniden MHP ve Ergenekoncularla doldurmasına neden oldu.

Bu “U” dönüşü ile varolan iktidar blokunun yolculuğunu izlemeye başladık.

O günden bu güne “birinci Cumhuriyetle” bir çok benzerlik taşıyan ama bir çok farklılığı da barındıran “ neo faşist bir cumhuriyetin” inşa çabasıyla yüzyüzeyiz.

En önemli benzerlik de 20 Temmuzcuların da önünde, tükenen, büyük bir buhrana girmiş neo liberal birikim rejiminden bir başkasına geçiş için “mıntıka temizliği” görevi duruyor.

İdeolojik açıdan baktığımızda her ne kadar Erdoğanla Ergenekon arasında güçlü bir gerilim ve kuyruk acıları olsa da geleceğe dönük “kurucu mutabakatı” da görmemiz gerekli.

Bunun köklerini Kemalizm’de bile bulamayız bence; daha çok Enverci, Talatçı İttihat Terakki ekolünde görebiliriz. 

Enverci ekolle Kemalist ekol daha 1909 kongresinde yüzleşmiş; Enverciler Kemali tasfiye edemediyse de sürgünlerde dolaştırmıştı. Temel stratejik çelişki de Enverciler yeniden yayılmacı bir siyaset izlemek isterken; Kemalciler, İmparatorluğun kaçınılmaz görünen çözülüş sürecinde kontrollü biçimde Anadolu’ya çekilip, orayı savunalım diye düşünmeleriydi.

Zaten sonuçta hayat Mustafa Kemali haklı çıkartmış; 1919’dan itibaren İTC’nin başsız kalmış teşkilatını toplayarak, 1909 da önerdiği stratejiyi uygulamayı başarmıştır.

Bu gün iktidarı belirleyen ittifak, 24 Ocakta hedeflenen “neo liberal birikim modeli ve pasifist dış politikanın” inkarı temelinde yükseliyor. 

24 Ocak programının çok etkili olan AB’nin parçası olma vaadi ve bunun özellikle orta sınıflarda yarattığı heyecan -Modernist İslamla Liberal Kemalizmin ittifakı- kapitalizm için dönemsel bir çimento ve “çözümdü.”

Mevcut iktidar bloku ise, Cihadist İslamcılıkla Irkçı Kemalizmin yeni bir sentezini kurmaya çalışıyor; türkçü/islamcı çok geniş bir kitlenin militan desteğine yaslanıyor; sivil ve “seçilmiş” bir diktatörce temsil ediliyor.

Söz konusu – katiyen küçümsenmemesi gereken- kitlesel destek yalnızca Türkiye sınırları içinde gerçekleşmiyor. 

Ortadoğu, Afrika ülkelerinin ezilenleri arasında da sempati kazanıp, büyüdüğü gibi; büyük göçmen seliyle Avrupa’da da kitlesel köprü başları oluşturuyor. 

Avrupa şehirlerindeki İslam Devleti çetelerinin katliamları, son bir yıldır göçmen kamplarında müslüman göçmenlerde duyduğum ve gördüğüm Erdoğan hayranlığı, neo ittihatçıların oyun planlarının kapsamı ve tehlikesine ilişkin yeterli ipuçları sunuyor.

Neo ittihatçılar, AB’den mülhem bir birikim rejiminin yerine, Çin, Rusya gibi ülkelerden ilham alan devletçi, merkeziyetçi, eril, yayılmacı, kapitalist bir birikim rejimi inşa etmeye çalışıyorlar.

Bunun mantıksal sonucu olarak da topluma sunduğu vaatlerin merkezinde -AB zenginliklerine ortak olmak yerine- Ortadoğu, Akdeniz, Afrika’da sürdürülen işgallerin ganimetleriyle, Avrupa’daki köprü başları üzerinden yaptığı şantajın kazanımlarından dağıtacağı ulufe duruyor.

Tek baş edemediği endüstriyel kültür ve küresel iletişim. Şimdilik bu sorunu da yasaklarla geçiştirmeye çalışıyor. 

Kemalist diktatörlük, parlementer rejimle örtünürken, varolan diktatörlük elinde hiç havuç kalmadığı için parlemento vb. kurumlarla örtünemiyor. 

Ona meşruiyetini sağlayan temel unsurlardan biri “milli beka, yayılmacılık, şovenizm” temelinde örtük ittifaklar içinde olduğu CHP, İYİP, Gelecek, Deva, Saadet partileri ve karikatürleşmiş seçim mekanizması.

Bu noktada egemen sınıflar katındaki iç çatışmaları özetlemenin ötesine geçmek; ülkenin geleceğinde egemen sınıf içi çatışmalar kadar önemli olan Kürt siyasal direnişini parantezinden çıkarıp, tabloya eklemek gerekiyor.

İhvancı Erdoğanla, Türkçü Kemalist Ergenekon ittifakının en temel karakteristiği işgal politikaları demiştim, ama bunun merkezinde Kürt Devrimci Hareketini fiziken tasfiye etmek duruyor.

Bunun bir nedeni KDH’nin Türkiye ve ortadoğuda devrimci demokratik muhalefetin omurgasını oluşturması elbette; ama bundan önemli olan, Suriye ve Kuzey Irak’ta Kürt halkının üzerinde oturduğu toprakların içerdiği zenginlikler (su, petrol, gaz).

Bu nedenle neo faşist (neo ittihatçı) iktidar bloku, 2015 ten bu yana giderek şiddetlenen bir soykırım ve işgali sürdürmeye çalışıyor.

Gelinen noktada iktidar bloku, İran, Barzani ve ABD’yi doğrudan, diğer emperyal güçleri de dolaylı olarak arkasına almış durumda. PKK’yi tasfiye etmekte çok kararlı görünüyorlar.

Neo faşist blok Suriye, Irak, Libya başta olmak üzere Ortadoğu’da ve Afrika’da kurulacak yeniden paylaşım (müzakere) masalarında da birer koltuk elde etmiş görünüyor.

Sonuç olarak 1980 24 Ocak gibi yine köklü bir değişim sürecinden geçiyoruz; bu kez direksiyonda gerçekten türk/islamcı faşistler var.

SON