A. Halûk Ünal

Ağırlığı yönetici ve milletvekilleri olmak üzre 82 HDP’li nin “Kobane Olayları” bahanesiyle gözaltına alınması, 6-8 Ekim 2014 ‘de yaşananları yeniden ülkenin gündemine yerleştirdi.

Ansiklopedik bir yaklaşımla 6-8 Ekimde yaşananları “olay” hatta “büyük ve tarihi bir olay” olarak adlandırmak mümkün.

Şu an tartışmaya hakim olan argümanlara bakarsak, bir tarafta Saray’ın probaganda bakanlığının yorumu; diğer tarafta HDP yönetiminin olayın bir provakasyon olduğu, Demirtaş ve HDP’ye yıkılmak istendiği doğrultusundaki savunması konuşuluyor. 

Sarayın probaganda bakanlığının yorumları ve bu yorumu esas alan bütün tonlardaki açıklamaların gerçeği ters yüz etmeye çalıştığı çok açık. 

O günlerde HDP’nin resmi twitter hesabından yapılan tek resmi açıklama şöyle; 

“Kobane’de yaşanan katliam girişimine karşı 7’den 70’e bütün haklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz (…) Kobane’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobane’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere haklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz.”

Bunun üzerine yüzbinlerce HDP’li sokağa iniyor ve gösteriler ülke çapına yayılıyor. Eş zamanlı olarak da Efkan Ala’nın arkadaşlarımıza itiraf ettiği gibi hükümetin kontrol edemediği cihadist silahlı gruplar büyük çoğunluğu HDP’li toplam 54 kişiyi uzun namlulu silahlarla katlediyor. HDP kitlesinde tespit edilmiş tek silah mevzu bahis değil.

Üstelik, Demirtaş’ın defalarca açıkladığı gibi; “Demirtaş ve Efgan Ala 6-10 Ekim günlerinde provakasyonu engellemek için canla başla işbirliği yapıyorlar.”

8 Ekim’de ise “Öcalan’dan, HDP yönetiminin talep etmediği, ihtimal ki görülen lüzum üzerine devletin rica ettiği mektup geliyor” ve “olaylar” yatışıyor.

İşte egemen olan bu tasvir, sürecin bazı önemli öznelerini örtüyor, olayın sınıfsal ve siyasi boyutunu belirsizleştiriyor.

2013 yılı

Kobane sürecinin topografyasını, meslekten gazeteci ve tarihçilerin çok iyi bildiği gibi çok katmanlı, çok girift, karmaşık bir olaylar örgüsü oluşturuyor. 

Ben görece bir referans noktası seçip 2013 ten sürece bakmayı tercih ediyorum.

Önce sürecin bazı önemli bileşenlerini; güçlü vektörlerini kısaca hatırlayalım.

Benim tarih perspektifime göre sürecin olumlu kahramanı (protagonisti) Kürt Devrimci Hareketi (KDH) ve O’nu oluşturan veya sempati duyan milyonlarca mülksüz, yoksul, işsiz ve tarım emekçisi Kürtlerdir.

KDH, 2011 “Arap Baharı” sürecinde Suriye’deki parçası PYD aracılığıyla bir atılım başlattı. 

O günlerde “Rojava (batı Kürdistan) Kadın Devrimi” olarak da adlandırdıkları, Öcalan’ın komünalist paradigmasının -kurucu bir proje ve irade olarak- ilk denemesine girişmiş oldular. 

2013 yılına gelindiğinde PYD’nin “demokratik konfederal” geçiş programı bölgenin bir çok halkı tarafından benimsenmeye başlamış; ortadoğuda tek seküler, barışçı, çoğulcu, demokrat, halkçı modele dönüşmüştü.

Bunun, “dünya-tarihsel” denilen türden bir gelişme olduğu gibi, bütün emperyal sermaye merkezlerinde de derin bir huzursuzluk yarattığını tahmin edebiliriz.

KDH’nin parelel olarak Türkiye’de “Kürt ve Türk solunun birleşik mücadele zeminini kurmak” amacıyla başlattığı girişim 2011 yılında Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) kuruluşuyla vücut bulmuş oldu.

Böylece Türkiye ve ortadoğu sol tarihi açısından bir başka stratejik gelişme gerçekleşmiş oluyordu. 

Sürecin olumsuz kahramanı (antagonisti) ise, o zaman ki adıyla “Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)” şimdiki adıyla İslam Devleti (İD) ile, bu gücü, -yeniden paylaşım savaşının aparatı olarak- eğiten, donatan, besleyen emperyal bölgesel ve küresel güçlerdir.

IŞİD; kökleri 1999 Irak’a dayanan Selefi, cihadist bir örgüt ve uzun süre El Kaide’nin bir uzantısı olarak faliyet sürdürdü. 

2013”de ise örgüt, El Kaide ve eski Lideri El Zarkavi ile bütün bağlarını kopartıp, yeni lideri El Bağdadi öncülüğünde Suriye’de ve Irak’ta büyük bir işgal hamlesi başlatmakla kalmadı; haftalar içinde, her iki ülkede de büyük bir coğrafyayı egemenliği altına almayı başardı. 

İslamo faşist ordunun bu kadar kısa süre içinde elde ettiği silahlar, yüksek ateş gücü, dünyanın bütün cihadist mahfillerinden toparlanmış yüksek tecrübeye sahip savaşçılar, herkeste bir şok etkisi yaratmıştı. Irak Ordusu, KDP peşmergeleri gibi kurumsal ve organize güçler bile korkuyla önünden kaçacaklardı.

Küresel politika yapıcılarının önemli bir kısmı, Şam’a ilerleyecek diye beklerken; – hali hazırda YPG elinde tutsak olan önemli yönetici militanlardan öğrendiğimiz üzere- IŞİD liderliği (El Bağdadi) militanların genel huzursuzluğuna rağmen, harekatın yönünü Rojava/Kobane’ye çevirecekti. 

Aynı dönemde 2013 yılı Ocak ayı Türkiye de  Devlet ile PKK arasında “barış/çözüm süreci” gibi yine çok tarihi bir sürecin başlamasına sahne oluyordu.

Aynı yılın sonu ise (17/25 Aralık vakası) Türk devlet iktidarını belirleyen koalisyon içinde büyük bir çatışmanın başlamasına; Cemaatin AKP liderliğine dönük çok sert bir tutuklama dalgasına sahne olacaktı. 

O gün basına yansıyanlar ve yıllarca süren basın takipleriyle ortaya çıkanlara baktığımızda artık görebiliyoruz ki, konu ne yerli ne de milli; Rıza Zarrab’ın merkezinde durduğu altın kaçakçılığı, İran’a dönük para transferi ambagosunu (NATO duvarını) delmenin koç başıymış; direksiyonda da Erdoğan ailesi, AKP li bakanlar ve hükümet oturuyormuş. 

Yine geriye doğru baktığımızda daha net görebildiğimiz bir dizi alamet de Erdoğan’ın, 2007’de  tasfiye edip yıllardır hapisanelerde tuttuğu Avrasyacı Kemalistlerle yeni bir ittifakı, alttan alta, bu dönemde pişirdiğini gösteriyor. 

Yukarıda da yazdığım gibi, topografya ancak, söz konusu yıl bir çok belirtisinden varlığını hissettiğimiz başka vektörlerin de resme eklenmesi ve iç bağlarının açıklanmasıyla tamamlanabilir. 

Ben bu makalenin amacı bakımından yalnızca en önemlilerini hatırlatmakla yetinmek durumundayım.

2014 yılı

2014; bir önceki yıldan devrolan süreçlerin güçlenerek devam ettiği ve önemlerinin çok daha yüksek derecede farkedildiği bir yıl. 

AKP ile Cemaatin çatışması, AKP’nin tasfiye operasyonları büyük bir güç kazandı. 

Bu süreçte Cemaat’in bir karşı yargı hamlesiyle Erdoğan kliğinin Suriye’deki cihadist güçlere yüzlerce tır silah mühimmat yollamaya başladığı da ortaya çıktı. 

Fakat AKP bu hamleyi de savuşturmayı başardığı gibi tasfiyelere hız verdi. 

Gücünü ve yayılmasını  her geçen gün büyüten IŞİD, Haziran ayında Irak’ın Musul şehrini işgal etti ve Irak ordusunun kaçarken geride bıraktığı büyük bir silah ve mühimmat miktarıyla, petrol yataklarına el koydu ve halifeliğini ilan etti. 

Bu arada günler önceden kendilerine yapılan bütün uyarılara rağmen Türk konsolosluğu şehri terketmeyecek ve konsolosla birlikte 101 kişilik çalışanlar ve aileleri IŞİD “rehinesi” durumuna düşecek; konsolosluk binası ise uzun süre IŞİD’in karargȃhına dönüşecekti. 

Şimdi geriye baktığımızda görüyoruz ki, Erdoğan, böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş; bir yandan IŞİD’in karargȃhına birinci elden bir temsilcisini bırakarak, IŞİD ile pazarlıklarını perdelemiş; hem de NATO koalisyon güçlerinin askeri müdahale konusundaki bütün baskısını “rehinelerimizin can güvenliğini tehlikeye atamayız” bahanesiyle savuşturmayı başarmıştı.

IŞİD bir yandan topraklarını büyütürken, bir yandan da Şam’a ilerlemeyi durdurmuş, en seçkin savaşçılarından oluşan büyük bir güçle Kobane’ye saldırısını sürdürüyordu.

Bütün bunlar olurken Haziran 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Erdoğan artık resmen müttefiki durumundaki Avrasyacı Kemalistlerle (Ergenekon) AB ekseninden Avrasya eksenine doğru yönelmiş; yeni açık bir savaş diktatörlüğünün temellerini de atmaya başlamıştı.

Erdoğan’ın neoliberal AB ekseninden, neofaşist Avrasya eksenine doğru yolculuğunun doruk noktası Ekim 2014’de yapılan (10,5 saat süren) Milli Güvenlik Kurulu toplantısı olacaktı.

Toplantı kararlarına baktığımızda AKP-MHP-Ergenekon ittifakının gelecek neo faşist, alt emperyalist stratejisinin özetlendiğini görebiliriz.

IŞİD’e Rojava devrimini “çökerttirirken” , Suriye ve Irak’ın enerji alanlarını işgal edebilecek bir hareketın önündeki tek engel olan KDH’nin karargahını (Kandil) “çökertmek” de yeniden Ergenekonculara teslim edilen TSK’ya düşecekti. Bu amaçla TBMM’den çıkartmak istedikleri sınır dışı harekat teskeresine “Türk milli beka ittifakı” (CHP, İYİP, Saadet, MHP, AKP) tam boy destek verecekti.

Kobane direnişi

Yokarıda, Kobane direnişi hangi zeminde başladı, en önemli sınıfsal ve siyasal öznelerle birlikte bir krokiye yerleştirmeye çalıştım. 

Bu denklemde yer alan ve bu yazıya sığmayacak bütün vektörlerin, karşılıklı ilişkileri, olası iç bağlantıları, bence okuyucunun zihninde karşılığını bulacaktır.

Önce sürecin adlandırmasıyla başlamakta yarar var. 

Bizim kullanacağımız adlandırma, sayısız nedenle “Kobane Direnişi” olmalı bence. “Olaylar” gibi nötr bir terim, bu dünya tarihsel olayın hafızasının canlı tutulmasında, genç kuşaklara aktarılmasında bizlerin tercihi olamaz, olmamalı.

Ayrıca google’a girip, “Kobane olayları” etiketiyle ararsanız, ilk on sayfada bütün yandaş medya önünüze dökülür; “direniş” etiketiyle sorgularsanız, bütün sol muhalif basın dökülür. Bu bile kavram seçimlerinin önemini ve farkını göstermeye yeter sanıyorum.

Tekrar başlangıçtaki noktaya dönersek; “Kobane olayları” sekansının protagonisti olan KDH merkezli güçlerle, Antagonisti olan IŞİD merkezli güçler arasındaki çatışma, bütün ortadoğunun gelecek onyılını belirleyecek bir içeriğe sahip. Ve hiç tesadüfi olmayan bir biçimde IŞİD, Kürt halkının direnişini Esad diktatörlüğünden daha öncelikli tehlike olarak gördü ve Kobane’de bir soy kırım başlattı. Başarsaydı, devamında diğer kantonlarda aynı kıyımı sürdürecekti.

Kasım- Aralık 2014 sürecinde Suruç’da gözlemlediğim, yerel devrimcilerden öğrendiğim de o ki; IŞİD; başta, en vahşi ve tecrübeli katiller olan Çeçen savaşçılar olmak üzere, 5 bin kişilik yüksek ateş gücündeki çeteler ve onlarca tankla Kobane’yi kuşatmış durumdaydı.

Erdoğan ise, çoktan Ergenekoncularla MGK da ilan ettikleri strateji doğrultusunda bir siyaseti uygulamaya sokmuş; uluslararası kamuoyunun çağrılarına rağmen, Kobane’ye tek ulaşım kanalı olan T.C. sınırından, bırakın mühimmatı, insani yardım bile girmesini engelliyordu.

Bu durumda HDP, böyle bir çağrı yapmasa dahi, KDH ambargoyu kıracak, kara bayraklıların kıyımından kardeşlerini kurtaracak hamleyi yapmakta haklı olarak tereddüt etmeyecekti.

Kaldı ki, böylesi bir direnişi başlatmaya, yönetmeye HDP’nin örgütlenme derecesi yetmezdi. Suruç’ta sınır duvarını, telleri, yerle yeksan eden; binlerce kuzeyli Kürt gencinin savaşçı olarak, her gece Türk askerinin ateşi altında sınırdan geçmesini sağlayan da HDP değil, KDH’dir.

Türk ırkçı sömürgeci sermaye devleti de bunu çok iyi bildiği için, elinin altındaki bütün yasadışı cihadist güçleri bu kitlenin üzerine salmış, 54 kişinin kahir ekseriyetini öldürmüş, kara probagandanın tamamlanması için de Yasin Börü gibi diğer taraftan da can almayı ihmal etmemiştir. 

HDP’nin sayısız kez, mecliste bir araştırma komisyonu kurulması için verdiği önergeler AKP ve MHP oylarıyla bu nedenle reddedilmiştir.

54 insanımızın otopsi raporları ve onları öldüren kurşunların balistik incelemeleri bile ortada bulunmamaktadır.

Bu arada buraya bir not daha düşmeden bitirmek olmaz; “koalisyon güçleri” denilen emperyal misyon, elbette IŞİD’e karşı da görev yaptı. Ancak, KDH savaşçılarına hava desteği sanıldığı gibi, Kobane’nin kuzeyine sıkıştıklarında, Erdoğan’ın ağzından salya akıtarak “düştü düşüyor” müjdesini verdiğinde gelmedi. 

Ne zaman ki, tarihi bir kural olarak, ortadoğunun mülksüzleri, Kürt yoksulları, emekçileri öncülüğünde ayaklandı, sınırları yıktı; savaşın yönü tersine döndü; Arin Mirkan’lar İslamo-faşist çeteleri önün katıp süpürmeye başladı; işte o zaman havada süs gibi dolaşıp, lüzumsuz hedeflere atış yapan koalisyon uçakları, IŞİD hedeflerinin koordinatlarını öğreniverdi; tanığız.

Sonuç olarak, Kobane direnişi, ortadoğu çapında katıksız bir sınıf savaşıdır. Bitmedi, sürüyor. 

Bu gün bile bu olaya bakıp yorumlarken hepimiz, bağlı olduğumuz sınıfın, siyasetin, dünya görüşünün temsilcisi olarak konuşuyoruz.