A. Haluk Ünal

İslamcı Türkçü saray iktidarı (İTSİ) bir süredir, meslek odalarına saldırmaya başladı. 

Muhalefette yer alan çoğu insanın paylaştığı yaygın kanaat, söz konusu saldırıların inşa edilen diktatörlük pratiğinin zorunlu bir sonucu olduğu yönünde. 

Bu kanaat yanlış değil. Geniş açıyla, kuşbakışı çok doğru bir tespit.

Ancak, ben bu yazıda TTB ve sağlık emekçilerine yönelen saldırının diğerlerinden önemli farklılıklara sahip olduğunu iddia edeceğim.

Neo Faşist bir diktatörlüğün inşasına karşı elbette doğru olan, sathı müdafaa olsa da bazı cephelerdeki mücadeleler olası sonuçları açısından diğerlerinden farklıdır.

Bu nedenle birazdan anlatmaya çalışacağım analizim doğruysa, TTB’nin yenilmemesi için bütün muhalefet güçlerinin, bu savunmada tam boy yer alması hepimiz için yaşamsal bir önem arzediyor.

Şöyle de yazabiliriz, devletin nefretine kaynaklık eden, sevgili Şebnem’e bakıpta gördüklerini biz de görebiliyor muyuz?

Ben, İTSİ’nın bakıp gördükleriyle bizim gördüklerimizin aynı olduğunu, onda nefret uyandıran bu noktaların bizde saygı, sevgi ve hayranlık uyandırdığını düşünenlerdenim.

Oda nedir?

TTB’yi doğru konumlandırabilmek için kısaca da olsa Türkiye’deki Oda örgütlenmesine kısaca bakalım.

Şu an itibariyle 11 farklı meslek alanında odalar örgütlenmiş durumda. 

Barolar Birliği, Diş Hekimleri Birliği, Eczacılar Birliği, Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu, Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Noterler Birliği, Odalar ve Borsalar Birliği, Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği, Tabipler Birliği, Veteriner Hekimler Birliği ve Ziraat Odaları Birliği. 

Bu kuruluşların işleyiş ve örgütlenme biçimleri arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, hepsinin benzer bir mantıkla çalıştıklarını ve benzer bir yapılanmaya sâhip olduklarını söyleyebiliriz.

Anadolu’da ilk odanın kuruluşu Osmanlı sanayi devrimi ve modernleşme süreciyle çok bağlı.

Oda kavramı Fransa’dan alınarak Fransız modeline uygun biçimde oda yapılaşmasına gidilmiş; bu çerçevede ilk olarak 1879 yılında “Dersaadet Sanayi Odası” kurulmuştur. (Ayşe Öncü)

Az önce paylaştığım liste de gösteriyor ki, asıl hedef zanaatkarların, orta sınıfın ve büyük sermayenin devlet tarafından kontrol altında tutulacağı bir modelin yaratılmasıdır.

Bu gün yüzyüze olduğumuz oda örgütlenmesi modelinin son biçimi ise 1950’lerde verilmiş; T.C. nin Avrupa ekseninden Amerika eksenine geçişi ve modern kapitalizmin ihtiyaçları ışığındaki son düzenlemeleri DP yapmıştır.

Yazının ihtiyaçlarını aşmamak bakımından buraya son bir not düşerek devam edeyim; ellilerden bu yana bu kuruluşların yapısal olarak, “yarı devlet yarı sivil” nitelikleri değişmediyse de, üye bileşimleri, bizzat kapitalizmin gelişme dinamikleri tarafından köklü bir değişikliğe uğratıldı. Bir kısmı doğrudan emek örgütlerine dönüşürken, diğerleri sermaye örgütleri olarak konsolide oldular.

TTB’nin sosyo politik konumu

Hatırlayacağınız gibi “komünist manifesto”da şöyle yazar “Burjuvazi onca zamandır onurlu sayılan ve önünde huşuyla eğilinen her faaliyeti çevreleyen haleyi söküp at­mıştır. Hekimi de hukukçuyu da rahibi de şairi de bilim adamını da kendi ücretli işçisi yapıp çıkmıştır.” 

1848 yılında bir tespit olarak ortaya konulan bu iddia, gelecek yüzelli yıl için bir çok ülkede “kehanet” değeri taşıyordu. 

Türkiye kapitalizminin gelişimi açısından bakarsak bu “kehanet” 1990’lardan başlayarak gerçeklik kazandı.

1980’lere kadar çok saygın zanaatkarlar olan (muayenehane) sahiplerinin domine ettiği hekimler katmanı ve TTB, doksanlardan sonra “kehanetle” yüzleşecek ezici çoğunluğu sosyal, sınıfsal bir değişim geçirerek sermayenin ücretli çalışanları haline geleceklerdi. 

Elbette özel sektörde çalışanlarla kamuda çalışmakta ısrar edenler arasında ücret makası büyüse de nitelik olarak iki kesimin de ücretli işçi konumu giderek pekişti.

Sevgili Şebnem Korur Fincancı’nın başkan olarak seçilmesi, yalnızca hekim olarak taşıdığı uluslararası saygı ve bilinirlikle ilgili değil; aynı zamanda onun, emek hareketinin özel, bilgi ve bilinç üreten bir kesiminin temsili kişiliği olarak görmeleriyle ilgili. 

Sevgili Şebnemin bu temsili niteliği, binlerce kişide karşılığını bulan akademisyen ve sanatçıların sahiplendiği “bu suça ortak olmayacağız” hareketinde de görüldü.

İlk kez Türk emek hareketinin aydın, entellektüel kesimlerinin demokrat bir tutum aldığı, kürtlere dönük devlet şiddetine dur dedikleri noktadır bu. Duvarda önemli bir gedik açılmıştır.

Üstelik, değerli Füsun Sayek ten sonra ikinci kadın başkan olarak, sekülerizm ve kadın düşmanı bu iktidara karşı bütün kadın hareketinin kazanımlarına da varlığıyla gönderme yapmaktadır.

Devletin de merkezine Şebnemi koyduğu ağır şantaj ve tehditler de şahsına değil, temsil ettiği bu değerleredir.

Salgın süreci ve TTB

Belki, salgın sürecine kadar, meslek gruplarından biri olarak algılanan TTB’nin anlamı, salgın sonrasında bütün derinliğiyle kavranır hale geldi.

Daha kimsenin özel bir şey anlatmasına gerek olmaksızın, TTB ve SES emekçileri Çernobil felaketinin itfayecileri gibi ölümüne bir sürecin içine girdiler, öldüler, ölmeye devam ediyorlar. Bu gerçeği topluma anlatmak için çok da özel bir çabaya gerek olduğunu sanmıyorum. Onlara minnettarız, varlıklarıyla gurur duyuyoruz. Ama yetmez.

Bir önceki TTB yönetiminin çok mütevazı, meslek etiği ve özlük hakları noktasında geliştirdiği toplumsal etkinlik bile, hükümetin tehditlerine neden olduğunun tanığıyız.

Halkın ve muhalefetin bütün kesimleri değilse de devlet çok farkında, salgınla birlikte sağlık alanı hem neoliberal kapitalist sistemin, hem sermaye devletinin, hem de neo faşist iktidarın çırılçıplak açığa çıkmasını sağladı. Zayıf karnına dönüştü.

Sağlık emekçileri ne kadar yeminlerine sadık olursa olsun, kamucu (devletçi değil!!) bir sağlık sistemi olmaksızın devlet, hazineyi, sermayenin ve onun talebi olan savaşın ihtiyaçları için kullanıyor.

Savaşa, işgale ve büyük sermayenin kurtarılmasına aktarılan vergilerimiz, halk sağlığına ayrılsa binlerce yurttaşımızın ve sağlık emekçisinin hayatını koruyabilirdik.

TTB, bu süreçte devletin salgın sürecini nasıl yönetemediğini, nasıl yalanlar üzerine bir politika inşa ettiğini ifşa ettiği için “düşman” ilan edildi.

İktidarın asıl büyük korkusu

Yukarıda özetlemeye çalıştım.

TTB, hem Türkiye emek hareketinin en öncü, demokrat, değişim yanlısı kesimlerinden biridir; hem de kendisiyle birlikte bütün toplumun en temel model ihtiyacını temsil eden kilit taşıdır. Bu kilit taşı düşerse, köprü yıkılır.

Son olarak bunu açıklamaya çalışayım. 

Yeni TTB yönetiminin iş başına gelir gelmez yaptığı açıklamalarda alternatif bir sağlık sistemi tarifine başladığını görüyoruz. 

Salgında açığa çıkan rezilliğin, neoliberal politikalar sonucu sağlıktaki özelleştirme siyasetinin bir sonucu olduğu; sistemin birinci kademe tabir ettikleri, köy ve mahalle bazlı güçlendirilmiş aile hekimlikleri üzerinde yükselmesi gerektiği anlatılıyor.

Hangi partiden olursa olsun, her hangi bir yurttaşa, “doğduğumuz günden itibaren, koşulsuz, sınırsız biçimde, ücretsiz bir sağlık hizmetine ölünceye kadar sahip olmaya bir itirazın var mı” diye sorsak sizce ne yanıt verir?

Peki “ yaşadığın mahallede, köydeki sağlık ocağı, ömür boyu sağlık kayıtlarının tutulduğu ve takip edildiği bir veri sisteminin başlangıç noktası haline gelse” desek ne yanıt alırız?

Modellemeyi sürdürmeyeceğim, haddimi aşar, ama böyle başlayan bir moddelleme sizce bütün sistemi de sorgulatmaz mı Ayşe teyzeye?

Üstelik bu gün sağlık emekçilerinin entellektüel kapasitesi ile bir büyük çalıştayda ortaya koyabileceği “ nasıl bir sağlık sistemi modeliyle pandemiyle baş edilebilir” çözümü, mevcut hiç bir partinin uzmanlarınca aynı kalitede tasarlanamayacağı gibi, dünyada ses getirecek bir model ortaya çıkar. Dahası büyük ihtimalle sistem içi muhalefet bile bu iradeye – ama örtük ama açık-sahip çıkmak zorunda kalır.

Üstelik sağlık günümüzde öyle bir alana dönüşmüş durumda ki, kamucu bir sağlık sistemi tanımladığınızda, bütün alanlara etkili bir ilham kaynağı ve örnek yaratmış olursunuz. 

İşte iktidarın en büyük korkusu da sağlık emekçilerinin böyle bir çalışmaya girişmeleridir.