A. Halûk Ünal

Sevgili Ayşe, Artı Gerçek’teki son yazında, bir süredir sistematik biçimde savunduğun, benim de sonuna kadar hem fikir olduğum, bir tarz-ı siyaseti yeniden gündeme getirmişsin. Tartışmaya değer buluyorum.

Elbette bunun en önemli nedenlerinden biri de daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi sekter ezici çoğunluktan farklı olarak konuya ahlakçı değil, siyasal bir noktadan yaklaşman.

Önce konunun meraklıları için, epeyce önce malum sekterlere karşı kaleme aldığım yazının linkini buraya bırakayım. Çünkü ben hala o gün yaptığım seçimin doğru olduğunu, bu gün ortaya çıkan tabloyla da doğrudan ilgili olmadığını düşünüyorum. ( “Evet, yeter mi yetmez mi bakalım” )

Yine meraklısına bu tartışmada 12 Eylül darbesi ve 24 Ocak kararları sürecini ele aldığım ve 20 Temmuz darbesiyle karşılaştırdığım yazının linkini de bırakmakta yarar görüyorum. (12 Eylül ve 20 Temmuz darbeleri) Çünkü bu tartışmanın önemli bir temeli de doksanlar ve ikibin sürecindeki egemen sınıf güç yığılmaları ve iç çatışmalarını nasıl okuduğumuzla ilgili.

Kendi sağından medet ummamak

Yazıda tartışmak istediğim ilk tema, “akp iktidarı döneminde serpilmiş bulunan, birbirinden tamamen farklı, iki muhalif çizgiden söz etmek istiyorum; birbirine büyük düşmanlık da güden bu iki çizginin en önemli ortak yanı değişimin anahtarını bağımsız bir politik hattın ve kitle hareketinin dışında araması.” paragrafında ortaya koyduğun görüş.

“Biz” ve bizi linç etmeyi milli spora dönüştüren kesim için böyle  bir “ortak payda” saptamak üzerinde tartışmaya değer. Teslim etmeliyim ki bu, tümüyle reddedilebilir bir saptama değil; kısmen doğru.

Bu ortak paydayı eğer doğru anladıysam, ben de eski günlerden, Dev Genç sözlüğünden “kendi sağındaki güçlerden medet ummak” diyerek katkı yapayım.

Blogumdaki HDK/HDP kategorisindeki bütün eleştiri ve uyarılar da aynı tarz-ı siyaset yaklaşımının bir başka adı olan “üçüncü kutup siyaseti” üzerine olduğunu hatırlayacaksın.

“Kendi sağından medet ummamak, öz gücüne güvenmek, üçüncü yol” gibi adlandırmaların hepsinin ortak paydası senin de titizlikle üzerinde durduğun, gücünü halktan alan bağımsız bir sol siyasete işaret ediyor.

Bu, en temel ve hepimizin sıkı sıkıya tutması gereken halka.

Ama bu konudaki sözlerimizin ortaklaşabilme imkanlarını artırmanın yolu, bazı analizleri tartışmayı gerekli kılıyor.

Yetmez ama evet münferit bir taktik miydi?

Daha önceki bazı yazılarda da ısrarla belirttiğim gibi YAE ciler, hiç bir ortak örgütlülüğe sahip olmayan, ezici çoğunluğu bağımsız bireylerden oluşan, içlerinde kendisine liberal diyenlerden komünist diyenlere çok geniş bir yelpazeye sahipti. 

Ancak bizi birleştiren nokta olan “baş çelişki nedir” sorusuna verdiğimiz yanıt aynıydı; Askeri vesayet.

TSK’da vücut bulan bu güç, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren örtülü Kemalist, ırkçı bir diktatörlük olarak devletin, ülkenin sahibi olalgeldi. 

Bununla da kalmadı – Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu ve Ömer Laçiner’in editörlüğünü yaptığı “Türkiye’de Ordu” (2002) başlıklı kitapta çok iyi özetlendiği gibi – kendisini özel bir sınıf/kast statüsüne yükseltti. 

2010 referandumu ise egemen sınıf içi çatışmanın zirve yaptığı bir süreçte gerçekleşti. Bir yanda piyasacılar/AB ciler, diğer yanda Kemalist devletçiler – iki kapitalist ana akım ekol- kıran kırana mücadele içindeydi.

Ülkede “demokrasinin” gelişmesi bakımından, Kemalist askeri vesayetin nasıl acil bela olduğu konusunda da liberal, demokrat ve bazı sosyalist kesimlerde bir kavrayış ortaklığı oluşmuştu.

Elbette YAE içindeki liberal ve bir kısım sol liberaller – tıpkı kendisine sosyalist diyen Kemalizm etkisi altındaki sol ya da ikinci enternasyonal gibi – kapitalizmin her türlü gelişmesini  “ilerleme” sayan bir zihniyete sahipti. Bu nedenle de Özalizme dört elle sarıldılar; desteklediler. 

Bu kesimin AKP’ye demokrat kisvesi biçip şimdilerde pişmanlık belirtmeleri de aynı bakışın devamıdır.

Bu geniş yelpaze içinde aslında bir azınlık durumunda olan ve kendisine sosyalist, komünist diyenler ise, hiç bu türden açıklamalar yapmadı. 

Tersine demokrat olmadıklarını, ama reformcu olduklarını, AB eksenindeki reformların da serbesiyetlerimizi (demokrasi başka bir şey) genişleteceğini anlattık. Yetmez ama evet de bu şerhen/kerhen desteğin ifadesi oldu. Kendimizi lafzen liberallerden böyle ayırmaya çalıştık.

“Türk solu” hayır diyerek islamofobik, devletçi kemalistlerle; liberaller de yalnızca evet diyerek piyasacı, liberal, islamcı ve muhafazakarlarla, yani kendi sağlarındaki güçlerle ittifak yapmayı seçtiler. Kürt solu ise boykot taktiği ile dolaylı olarak AB ve nisbi çözüm sürecine destek vermiş oldu. 

Benim gibi bireyler de bu iki kamp karşısında, küsmeyi, oy vermemeyi siyasal bulmayanlar da bir seçim yaptık.

Bu nedenle bir açıdan haklısın, iki kesimin de seçtiği taktik, öz gücü üzerinden bağımsız bir siyaseti fiilen işaret etmiyor. Lafız olarak hiç kimsenin senin önermene itirazı olamasa da, fiili durumu belirleyen güç ilişkileri ve süreç oluyor.

Ama burada hala aramızdaki tartışma, 12 Eylül darbesi ve sonrasında Türk egemen sınıfları içindeki çatışmaları farklı okuyuşumuzla ilgili. 

“Siz”lerin sosyalizm algısı, piyasacı AB’cilere bizimki kadar bir taktik desteği bile hazmedemiyor; bizimki de devletçi kemalistlere sizinki kadar taktik bir desteği hazmedemiyor. 

Ama senin eleştirinin merkezindeki yaklaşıma itiraz etmesem de, başka bir fiili açmazı aşamıyoruz.

O gün sürüklenip geldiğimiz 2010 referandumunda eğer bütün sol bir bağımsız üçüncü kutup olarak ortak bir taktik belirleyebilse elbette çok daha farklı olabilirdi.

Çünkü bu gün onda birine razı olacağımız somut reform adımlarını, yasaları, o gün TSK ve CHP, solun önemli bir kesiminin kendisine verdiği destek sayesinde engellemeye başardı.

Bu tartışma geçmiş anlamıyla önemli ama, bence asıl önemi güncelliğinde; yalnızca 2010’la sınırlı kalamayacağı ve sürekli önümüze çıkacağı gerçeğinde saklı.

YAE bir defaya mahsus kalmadı.

Yine sana katılarak başlıyorum, en kapsayıcı adla “kendi sağından medet ummayan” bir tarz-ı siyaset vazgeçilmezimiz olmalı. Bu devrimci tarihin başlangıç kodlarından, hala.

Böyle düşünmek, taktik işbirlikleri ya da ittifaklar yapmamak anlamına gelmez elbette. 

Ancak “ bağımsız hat” kurucu bir irade olarak ortaya çıkmamışsa, sürekli reaksiyoner bir çizgiye sahipse (anti-ci) YAE lerden kaçınmak çok zordur; taktik olmanın yerine stratejik tutuma dönüşme tehlikesi barındırırlar.

HDP’nin matematik olarak mecliste kilit parti olmasına verilen abartılı öneme bak. 

YAE’nin süreklileşme eğiliminin ilk kanıtı Cumhurbaşkanlığı seçimiydi; sol, Muharrem İnce’ye destek verme kararı almadı mı?  

Bunun aktüel adı, “kazanamasak da kaybettirelim” oldu. 

Bizim YAE ile ne farkı var; AKP ye verilen desteğin bir kısmının sahipleri, – yani ileriye dönük birlikte yürüyeceğimiz kesimler- “kazanamasak da kaybettirelim” demiş olmadık mı?

Sonra aynı taktik çaresizlik “yerel yönetim seçimlerinde” karşımıza çıktı.

Bu kez YAE’nin adı “bağrımıza taş basmak” oldu. Yine “kazanamasak da kaybettiririz” dedik. Hatta benim gibi “arabesk”le barışık olanlar için çok daha “edebi” bir ifadeydi.

Peki bunun böylece biteceğini sanıyor muyuz?

Gidişe bakılırsa HDP ortak aklı, “güçlendirilmiş parlementer demokrasi” masasına oturma kararlılığıyla yeni bir YAE’nin hazırlığında.

Bizler her tür ittifak ya da müzakereye açık olmalıyız elbette. Siyaset diyalektiğinin temeli müzakere ve mücadeledir.

Ancak bunun bir anlam taşıyabilmesi, yani girdiğin taktik ilişkiler de bile kuyrukçuluğa düşmemenin yolu, senin “kurucu bir irade” olduğunu kanıtlamandan geçer.

Bu da bütün öteki partilere oy veren mülksüz, yoksul ve ezilenlerin çığlıklarını siyasete tercüme eden; çare sunan; kimini kapitalizm içi, kimini kapitalizmi aşan, kimini kapitalizmi çatlatan alternatif çözümlerle yanıtlayan; bağımsız siyasetimizi öteki partilerin kitlesi içinde büyüten; senin bir yazındaki ifadeyle “yarını bu günden kuran” bir program ve pratiğe sahip olmayı ve bunu bütün toplumun anlamasını gerektirir.

“ama esas kritik nokta bu da değil. şunu en çok sol siyasetin bilmesi gerekir: anayasa değişikliğinden istanbul sözleşmesine, siyasal demokrasiden hayvan haklarına kadar aklınıza gelebilecek hiçbir değişiklik halk kitlelerini ikna etmeden, onların onayı olmadan, en azından önemli bir kesimini işin içine dahil etmeden sağlanamaz. yani iktidardaki bir partiye, iktidardan düşmüş güçlere falan bel bağlanarak, eşitlik, özgürlük, adalet sağlayacak herhangi bir dönüşüm gerçekleşmez, gerçekleşse de kalıcı olmaz;” (AD)

———————————–

not: Tartıştığım bir çok yazarı yakından tanımam. O zaman “geleneğe” uygun, yazardan üçüncü tekil şahıs olarak söz etmek sorun olmuyor. Ama bu kez “tribüne konuşmak” tuhafıma gitti ve doğrudan arkadaşımla tartışmayı tercih ettim. Bu açıdan alacağım geri dönüşleri ben de merak ediyorum.