A. Halûk Ünal

Yazıya başlarken, doğru anlaşılmak için bir kaç ön not düşmek zorunda hissediyorum.

İlk olarak İslamcı faşizm (İD) ve Müslüman kardeşler karşısındaki tutumum Rojava Kadın Ordusunun sonuna kadar yanında durmakla özetlenebilir.

İkincisi, siyasi analiz, strateji, taktik ve dünya görüşü tartışmaları zihin cimnastiği değildir. 

Mücadele eden rakip güçler arasındaki ilişkiyi belirleyen her iki tarafın da bu alandaki yaratıcılık ve tutarlılıklarıdır. 

Benim için de “üçüncü kutup” stratejisi, sevgili Ertuğrul’un  “Üçüncü yol’ tarihsel dönüşümün hareket üssüdür” başlıklı son yazısında – ki, 2002 Hamburg Konferansından beri bunu anlatmakta-  çok güzel özetlediği gibidir. 

Ortak stratejiler ortak taktiklere de tekabül etmeyebilir, ama nihayetinde bu konudaki farklılıklar, bilim insanlarının bir hipotezi laboratuvarda doğrulama çabaları gibidir. Yanılgılar bile mutlaka stratejinin gelişip derinleşmesine hizmet eder.

Bu buluşma ortak temellere dayalı bir dünya görüşünün sonucudur aynı zamanda. Ve içinde – her dünya görüşü gibi- kendi mantığını ve analiz metodlarını barındırdığı için böyle bir ortaklığı imkânlı kılar.

Gelelim Charlie Hebdo üzerinden gelişen sürece ve tartışmaya.

Önce kısaca hatırlayalım, sürecin başlangıç noktası kabul edebileceğimiz olay, dünya basın tarihinin en büyük katliamıydı. 

7 Ocak 2015 tarihinde IŞİD militanı iki silahlı terörist Paris’te haftalık siyasi mizah dergisi Charlie Hebdo’yu, yazı işleri toplantısı sırasında bastı ve 12 karikatürist, yazar, yönetici, çalışanı kurşun yağmuruna tutup katletti. 

Süren davada yargılanan 14 sanıktan ikisi Türkiye pasaportlu. Gerekçeleri derginin yayınladığı Muhammed karikatürleriydi. Cezalandırma biçimleri de katliam olmuştu. 

Ben ve benim gibi düşünen sayısız kurum, kuruluş ve bireyin kuvvetli kanaati bu saldırıların arkasında Türk MİT’i ve Erdoğan’ın olduğu yönünde, hala.

Dahası bence Kemalist Avrasyası/İslamcı saray ittifakı Avrupa’da çok daha kitlesel cihadist köprü başları yaratmak için büyük bir çaba içinde.

Laikçi İslamcı tartışması

Elbette kökleri modernizmin şafağına uzanan bu din ve pozitivizm tartışması günümüzde esas olarak İslamcılık ve laisizm ekseninde sürüyor. 

Sermaye devletleri, bu konuda son derece iki yüzlü ve makyavelist. 

Yüzyıllarca islam toplumlarını sömürgeleştirip, büyük bir yağmadan geçiren ve bu günkü zenginliklerini borçlu değilmiş gibi yapanlardan söz ediyoruz.

Öte yandan kendi ülkelerinde laisizme sarılırken, Orta doğu ve Orta Asya’da İslamcıları eğitip, donatmak, kendi emperyal çıkarları için işbirliği yapmaktan hiç geri durmadılar.

Bu gün, Avrupa solunda bile, Afrika, Ortadoğu ve Ortaasya’da gelişen islamcılık, cihadizmin sebebleri içinde merkez ülkelerin emperyalist politikalarından söz eden bir kuvvetli bir ses duyuyor musunuz?

Duyamazsınız; Avrupa solunun çoğunluğunun bile bizlerle ilişkisi, dayanışma değil, himmetdir.

Zaten laikçilik dediğimiz de binlerce yıllık dinleri ve allahı “özel alana” tıkıp, yerine parayı ve kapitalizm dinini (endüstriyel kitle kültürü) koyan zihniyettir. 

Yani laiklik sömürgecinin dinidir, tıpkı Türkiye’de (Kemalizm) olduğu gibi.

İslamcılık ise hala “özel alan”a tıkamadıkları ülkelerde sefaletin, “beyaz adama” olan nefretin koç başı. 

Elbette milyonlarca müslüman göçmenin emperyal merkezlerdeki bir kesiminin de -savunma refleksi olarak- kolayca  zihniyeti haline geliveriyor.

Komünistlerin, komünalistlerin, demokratların, liberal solun bu ikileme sıkışıp kalması bence ölümcül sonuçlar doğrurur.

“16 Ekim’de Fransa’da ortaokul öğretmeni Samuel Paty vahşice katledildi. Gerekçe, kutsal değerlere hakaret etmesiydi. Elbette bu saldırıyı en net ve sert şekilde kınamak lazım. Bu saldırıyı, vahşi cinayeti bahane ederek İslam’a yönelik aşağılayıcı tavırlara giren Fransız hükümetinin tavrını da en net şekilde kınamak lazım.

“Bizler, İslam dinine ve bütün dinlere yönelik her türlü saldırıya ve rencide edici tutuma karşı çok net bir duruş sergiliyoruz. Aynı şekilde İslam’ı bahane ederek, istismar ederek vahşet siyasetinin önünü açan anlayışlara da karşı çıkıyoruz. Birini görüp diğerini görmemek inançlar arası eşitliği ve barışı samimiyetle savunmamak demektir. 

Samuel Paty’nin vahşice öldürülmesini teşvik eden ve kınamayanlara da bu vahşeti bahane ederek saldırgan ve provokatif bir tavır sergileyen Fransız hükümetine de en net tavrımızı sergiliyor, her iki tutumu da açıklıkla kınadığımızı belirtiyoruz. En sağlam duruş budur.”

Eğer HDP de “üçüncü kutup” stratejisinin zeminiyse ve ben HDK/HDP çizgisini yanlış anlamadıysam, bu bakış açısı, tasarlayanların iddia ettiği gibi “en sağlam duruş” değil, en kaygan zemine basmaktır. 

Bir bakarsınız kendimizi Kılıçdaroğluyla, bir bakarsınız Macron’la rezonans içinde buluveririz.

“Rencide edici tutum” nedir? İslamcının suçunu örtmek için gerekçe haline getirdiği terimi biz kullanamayız. 

Oryantalist laikçiyle İslamcının ortak paydası

Herkesten özür dileyerek bu cinsiyetçi oryantalist karikatürü paylaşıyorum. 

Bana sorarsanız, bazı meseleleri – en azından laikçilere- daha iyi anlatabilmek için iyi bir vesile oldu. 

İşin mizah tarafından ele alınışında sözü yazar, çizer genç bir FaceBook arkadaşım Deniz Gençer’e bırakmak istiyorum. 

“Dün gece, Charlie Hebdo bir karikatür yayımladı. Karikatürde Recep Tayyip Erdoğan var. Ortalık karıştı ve bunun tozu dumanı günlerce kalkmayacak gibi gözüküyor. Charlie Hebdo için endişeler taşıyorum. Umarım yeni saldırılarla, üzücü olaylarla bir kez daha gündeme gelmez. Her şeyin mizahı yapılabilir. Recep Tayyip Erdoğan’ın da mizahı yapılır ve yapılmalıdır da. Mizah cıvıklık noktasına geldiği zaman, mizah olmaktan maalesef çıkıyor. Charlie Hebdo’nun yayımladığı karikatürdeki olayı hiç anlamadım. O karikatürdeki kişi Recep Tayyip Erdoğan değil. Recep Tayyip Erdoğan öyle bir kişi değil. Recep Tayyip Erdoğan gerçeğiyle bir bağlantısı, bir başı, bir sonu yok karikatürün. Niye o şekilde çizilmiş diye bir bağlantı kuramıyorsun. Recep Tayyip Erdoğan’a mizahla vurmak istiyorsan bol bol malzeme bulursun. İç politikası, dış politikası, din üzerinden siyaset yürütmesi, şuyu ve buyu, binlerce malzeme var. Çarşaflı bir kadının eteğini kaldırıp o kadının poposunu açığa çıkaran, iç çamaşırıyla oturan âlemci bir Recep Tayyip Erdoğan imajı Recep Tayyip Erdoğan gerçeğiyle uyumlu değil. Tersten de düzden de gerçekle ilgisi yok.”

Bütün bunların üzerine karikatür traji komik biçimde oryantalist laisizmle islamcılığın ortak noktasını anlatıyor. Maksadı bu olmasa da; erkek egemenliği, erkeğin mülk sahipliği. (ya da ilk sınıf mücadelesi erkek ve kadın)

Biz Kobane, Şengal’i çok duyduk, ama sayısız islami ülkenin yaşadığı vakayı adiye haline gelmiş kadın düşmanı felaketleri bilmiyoruz, duymuyoruz.

Yoksul ve mülksüz milyonlarca müslümanı “anlamamızın” aracı olarak, oryantalist sömürgecinin laiklik sopası çok “şık, entellektüel bir edayla” çıkıyor karşımıza. 

Milliyetçilik/Ulusçuluk da erkektir, dincilik de. 

Milliyetçi/ulusçu erkek ideolojisi ulus devletleri ayrım yapmaksızın destekler, laik tutmaya çalışır. 

Saddam, Esad, Atatürk, Barzani, Hitler, Franko, Stalin hepsi laik değiller mi?

Biri özgür fabrika ve ev kölesi kadın isterken, diğeri yalnızca ev kölesi talep ediyor.

İkisinin de demokrasi anlayışı aynı.

Bütün taraflar kırmızı çizgilerinin dışına çıkana şiddet dolu. Biri doğrudan kafasını keserken, diğeri hapse atıyor. 

İkisi için de ifade özgürlüğünün sınırları var.

İkisi de sömürüsünü ve iktidarını en vahşi biçimlerde yürütebiliyor. 

Eğer bu gün Avrupa kapitalist devletleri her konuda çok “medeni” görünüyorsa bunun nedeni, Avrupa emekçi sınıflarının dört yüz yıllık mücadelesinde saklıdır.

Ne birleşmiş devletler şebekesinin iki yüzlü oryantalist erilliğine, ne de islamcı faşizmin istismarcı, köleci şiddetine kredi açabiliriz. Eminim bu fikirleri öğrendiğimiz kadın arkadaşlar bu tartışmayı çok daha derin bir yerden yapacaktır. 

Sonuç olarak tekrar yazalım, ifade özgürlüğünün bir sınırı olamaz, her kes herkesle dalga da geçer, alay da eder; eleştirir de. 

Kimsenin başkasını “dinimizi rencide ediyor” gibi bir gerekçeyle tehdit etmesi hak olamaz. Bu gerekçeyle ima edilen ya da uygulanan şiddet lanetlenmeli, kovuşturulmalı, en ağır biçimde cezalandırılmalıdır.  

Charlie Hebdo gönlü nasıl istiyorsa öyle yazıp çizebilmelidir. İfade özgürlüğü dokunulmaz olmalıdır.

Ama nihayet bizlerin de mizah konusunda fikirlerimiz var.

Yazıyı yine genç dostum bitirsin.

“Bizim ya da benim göremediğim bir şeyi Fransız mizahçılar görüyorsa bir şey diyemem ama ne bileyim, oturmadı kafama. Bu, işi biraz cıvıtmak gibi geldi bana. Düşünce özgürlüğü adına her şey yapılsın, yazılsın, çizilsin ve söylensin ama o düşünce bir yere bağlansın ve bir ayna görevi görsün isterim kendi adıma. Misvak da benzer şeyler yapıyor. Macron’u domuz olarak gösteriyor ve bok yediriyor. Tamam, Macron domuz olsun ve bok yesin de bunun mizah çerçevesinde bir nedeni olsun. Nedenle bağlantı kurulmadığı zaman, mizah denen şeyden söz etmemiz zorlaşıyor.”